Stay Signed In
Do you want to access your site more quickly on this computer? Check this box, and your username and password will be remembered for two weeks. Click logout to turn this off.
Stay Safe
Do not check this box if you are using a public computer. You don't want anyone seeing your personal info or messing with your site.
Sokaktaki insan kurgubilime ne ölçüde ilgi gösteriyor? Bu sorunun yanıtı, toplumun kendi geleceğine yönelik düşünsel özelliklerinin güvenilir göstergesidir. Kurgubilime duyulan ilgi, devingen ve verimli bir düşünce dünyasının şaşmaz belirtisi... Bu bakımdan, bilim adamlarımıza, edebiyatçılarımıza, eğitimcilerimize ve yayıncılarımıza büyük sorumluluk düşüyor...
Kurgubilimin konusu, gelecekteki evren, gelecekteki insan, gelecekteki insan toplulukları gibi görünür. Oysa aslında yapılan, günümüz gerçeklerinin geleceğin dünyalarına yansıtılmasından başka birşey değildir. Çağımız insanına, bugün vereceği kararların yarın yol açabileceği olası sonuçları irdeleyen olasılık aynaları sunuluyor. Bilimlerin önerdiği yeni evren modellerinden, teknolojinin olanak sağlayacağı yeni yaşam tarzlarından söz ediliyor.
Dolayısıyla, kurgubilim ürünleri, bilim ve hümanizmanın kimi zaman uzlaştığı ütopyacı bir dünyayı, kimi zaman da çatıştığı gerilimli, ürpertici bir dünyayı yansıtıyor. Dünkü duygularımızın, bugünkü kararlarımızın ve yarınki sonuçlarının dünyası...
Edebiyat ürünlerimiz, çoğu kez, geçmişten kaynaklanan mutluluk yada pişmanlıklarımızın belgeleridir. Bu geçmişle bir hesaplaşma -- yada tokalaşma; ama her durumda geçmişin mitolojisidir. Kahramanlar artık durağan bir evrende, sonsuza değin tekrarlanabilir çizgilerini yaşamaktadır.
Çağdaş bilim ise değişmezliği reddetmiş, bizi jeolojik zaman anlayışına, biyolojik evrim kavrayışına, kültürlerin sürekli kandeğişimi tezine ve -- sanırım -- insanın evrendeki gerçeğine yöneltmiştir. İster aklayalım ister karalayalım, evrimci görüşün zaferidir bu. İnsanoğlu, geriye işletilmesi olanağı olmayan bir yolda, geleceğine akmaktadır. Güvenebileceğimiz, tutunabileceğimiz tek gerçek vardır. O da, geleceğin bugünden farklı olacağıdır. Zamanın akışı, döngüler, ya da "tekerrürler" getirmiyor.
Kurgubilim, geleceğin -- bugünden yazılan -- mitolojisidir. Bunun mutlu bir mitoloji olmasına çalışılıyor. Dolayısıyla kurgubilim, bilim ve teknolojinin yaşam vereceği heyecan dolu bir geleceğin umutlarıyla mayalanıyor. Fakat bunun yanında, yanlış seçeneklerin birlikte getireceği pişmanlıkların bilinci, yeni mitolojinin yazılmasmdaki tedirginlik, sorumluluk ve gerilim boyutunu oluşturuyor.
Değişme, yeni uyarlanmalar gerektirecektir. Kurgubilimin amacını belirlemek istersek, geleceğin bilinmezlikleri karşısında çözümler önermektedir, diyebiliriz. Geleceğin dünyalarını bugünden gözümüzde canlandırmaya, elimizden gelirse belki de bu geleceği bizim için daha kabul edilebilir doğrultularda doğiştirmeye çalışıyoruz.
Yazar da, okuyucusu da, anlatılanların hayal ürünü olduğunu şüphesiz bilmektedirler. Fakat anlatılan dünyaların, olasılığında birleşmektedirler. Kurgubilim öyküsünün önde gelen özelliği, bilimsel verilere, güçlü varsayımlara, geçerli görünen kuramlara ters düşmemeye özen gösterilmesidir. Yazarın, ya da okuyucunun hayal gücü, bilim adamının da bilinmezler karşısında takındığı varsayımdangelimci tavırla eşçizgidedir.
Çağımız bilimcisi, insandan yola çıkmak ve perdeyi yine insanla kapamak zorunda olduğunu, büyük gerçekleri örten giz perdesini ise hiçbir zaman bütünüyle kaldıramayacağını biliyor. Çünkü insanoğlu, sonsuza değin kendi biyo-psikolojik düzeni içinde -- değişiyor olsa da -- kısıtlanmış olacaktır. Ondokuzuncu yüzyılın coşkulu ve umut dolu bilim adamı, artık yüceliğini alçakgönüllü bir yorumcu olmakta aramakta, bulmaktadır. Yirminci yüzyılın bilimcisi, erişilen her düzeydeki "bilgi" dağarcığımızın, ancak o gün için geçerli bir açıklama modeli oluşturabileceğini biliyor. Yarınki bilgimiz yarınki deneyimlerimiz, farklı bir modeli gerekli ve geçerli kılabilecektir.
İçinde bulunduğumuz yüzyılın başlarında geliştirilen kuantum ve görelilik fiziği modelleri, Newton fiziğinden çok farklı bir evren anlayışını gündeme getirmemiş midir? Bilim tarihinde bu tür dönüşümler, bilim adamlarının, son çözgülemede, değişmez gerçeklerin bilgisi üzerinde değil, devingen olasılıklar üzerinde çalıştıklarının apaçık kanıtıdır. Thomas S. Kuhn, Bilimsel Devrimlerin Yapısı
(The Structure of Scientific Revolutions, 1962) başlığını taşıyan ünlü çalışmasında, bilimlerin bu niteliğini gözler önüne sermektedir. Çağımız bilim felsefesinin açık seçik gösterdiği yol, bilim adamının sürekli daha iyi işleyen modeller arayışı içinde olması, açıklama gücünden yana daha soluklu kuramlar geliştirildikçe, eskilerini sürdürmekte direnmemesi gerektiğini vurguluyor.
Bilimler ve edebiyat arasında yaratıcı ve verimli bir bileştirmenin ürünü olan kurgubilim de, geleceğe yönelik çok sayıda model geliştirmekte, bunları seçenek olarak çağın insanına sunmaktadır.
İnsan ve insan topluluklarının içinde yaşadıkları fiziksel, biyolojik, sosyal evrene ilişkin kavramlarımızda önyargılardan kaçınmak zorundayız. Değişen ve değişmesini sürdürecek olan bir dünyaya ilişkin belirlemelerimizde "iyiyi, güzeli, doğruyu" eski durağan dünyamızdaki özgüvenle tanıma ya da tanımlama olanağı kalmamıştır. Dolayısıyla, geleceğin yürekli yeni dünyalarını bugünkü değer ölçülerimize vurduğumuzda onaylamamız mümkün olmayabilir. Fakat geleceğin dünyaları yine de yürekli ve yeni dünyalar olacaklardır.
Biyolojik evrim ölçütlerine göre çok kısa bir zaman dilimi içinde avcı-toplayıcı dönemden tarım dönemine, sonra sanayi dönemine, oradan sanayi sonrası toplumlara ve daha dünse bilişim toplumuna geçişin şaşkınlığını yaşıyor insanoğlu... Kültür örüntülerimizdeki bu köklü değişmeler, düşünce ortamımıza, duygusal dünyamıza, değerler sistemimize bütün çarpıcılığıyla yansıyor. Temelini, belirsizlik ve değişme kavramlarının oluşturduğu yeni bir evren anlayışına ihtiyacımız var. Doğa ve fizik bilimcilerinin ortaya koymakta oldukları yeni görüşler, sosyal bilimcinin de aynı doğrultudaki gereksinmesiyle atbaşı gidiyor.
Max Planck, 1900 yılında, enerjinin de tıpkı madde gibi süreksiz olduğunu, kuantum adını verdiğimiz belirli büyüklükteki paketçikler halinde bulunduğunu gösterdi. Daha 1910'lara varılmadan, ne bu parçacıkların, nede bunlara ilişkin olayların, şimdiki yada gelecekteki konumlarını belirlemenin hiçbir yolu olmadığı anlaşılmıştı. Önceki mekanikçi fizik anlayışıyla taban tabana zıt bir bilgi...
Bu belirleme, 1927 yılında, Werner Heisenberg'in Bilinmezlik İlkesi ile çağımız fizik biliminin kabulleri arasına girdi. Parçacığın hızını ne denli doğrulukla ölçmeye kalkışırsak, konumu hakkında da aynı derecede bilmezliğe sürükleniyorduk. Elektronun hızını yada konumunu ölçmemiz olanaklı. Fakat her iki ölçümü birlikte gerçekleştirebilmemiz sözkonusu olamıyor. Sonuç: Bu parçacığın geleceğini kesin olarak yordamlamanın hiçbir yolu yoktur.
Evren bizim için, sürekli oluşum halindeki bir bağlaşık olaylar görüntüsünden öteye hiçbir anlam taşımıyor. İnsan da bu bağlaşık dizilerde bir oluşum devresi... Sistemin bütününü anlamaya kalkışması, belki de kendisini pabuç bağlarından havaya kaldırmağa çalışması kadar anlamsız bir uğraş. İtiraf edelim ki, bugünkü bilgi dağarcığımıza vurduğumuzda, evrenin -- varsa bile -- amaçlarını çözmemiz olası görünmüyor. Evren, bugünkü durumumuzda bizim için, başı sonu belli olmayan, anlamsız bir oluşum...
Huzursuzluğumuz, kuşkularımız, ve bilinmezlik duygumuz, sürekli oluşum durumundaki giz dolu bir evrende ne şimdiki nede gelecekteki konumumuzu belirleyemeyişimizden ileri geliyor. Kurgubilim de yine aynı kuşku ve bilmezlik kaynağından besleniyor. Geleceğin dünyalarına ilişkin sonsuz olasılıkları yakalamaya,
anlamlandırmaya çalışıyoruz. Karabasanlarımızı -- umut ve önerilerimizi de katarak -- yaşanabilir düşlere dönüştürmenin yollarını arıyoruz.
Çünkü insan, çevresinin kısıtlamasına bağımlı olduğu kadar, çevresini etkileme, istediği doğrultuda oluşturma gücünü giderek daha büyük ölçeklerde gerçekleştirmekte olan bir canlı türüdür. Bu gücünü, artan bilgi birikiminden, gelişen teknolojisinden alıyor. İnsan artık evrende edilgen bir gözlemci olmakla yetinmemekte, yaman bir plânlamacıya, etkin bir eylem ve uygulama adamına dönüşmektedir.
Bu yüzden evrenin anlamsızlığına anlam vermek, amaçsızlığına amaç kazandırmak yükümlülüğünü de omuzlarında taşıyor. Düşünen, plânlayan, tutkularını, korkularını, umutlarını, kaygılarını yaşayan bir canlı türü... Geleceğin çok sayıda modellerini çiziyor; cennet ve cehennemlerini kavramlaştırmağa çalışıyoruz.
Çağımız insanının kurgubilime duyduğu büyük ilgi, geleceğin gizemli büyük serüvenlerine hazırlanırken, kendi merak dolu devingen ruhunun da en güçlü simgesi olmak durumundadır.
Evrende ne bugüne değin yalnızdık; ne de bundan böyle yalnız olacağız...
Bizler, evrende tanıdığımız varlık biçimlerinden, "biyolojik yaşam" adıyla bildiğimiz türüne bir örnek oluşturuyoruz. Yerimiz: Samanyolu gökadasında, Güneş sistemi, Dünya gezegeni.
Türümüz, bu gezegenin sağladığı zengin biyolojik yaşam çemberlerinde milyarlarca yıldır süregelen evrimin günümüze ulaşan ürünlerinden birisi... Sapiens olmak niteliğiyle, çevresindeki öteki biyolojik türlere göre, biriciklik taşıyor...
Yani biz, çevremizde, herbirisı kendi ekoloji çentiğine en görkemli biçimde uyarlanmış milyonlarca canlı türü arasında, âlet yapımı/kullanımına yatkın bir anatomiye, ileri düzeyde sosyal/kültürel düzenekler ve bunlarla bağlaşık bilişsel/iletişsel olanaklar geliştirmeye yatkın bir nörolojiye sahip, üstün ve baskın bir canlı türüyüz.
Görülen gerçek odur ki, vardığımız bu noktada kalacağa da benzemeyiz. Kısa sürelerde kendi gezegenimizden öte, sonraları belki güneş sisteminden öte, bir gün hatta belki de büyük Samanyolu Gökadamızdan öte, evrenin derinliklerine ulaşacak büyük bir serüvenin eşiğinde olduğumuza inanmamız için çok neden var...
Organizmanın uyarlanmasını sağlamakta gerekli ve yeterli bir duyumlama/algılama düzeni; türün sürekliliğini sağlayacak davranışların oluşturulmasını üstlenen merkezî sinir sistemi; maddeyi gereksinimlere göre biçimlendirme ve çevrede hareket olanaklarını veren anatomik özellikler -- yani el ve ayak tanımlarına uyan organik özellikler... Çevreyi önce tanımaya, giderek denetlemeye ve değiştirmeye yönelen bir zekâ; biyo-psikolojik kültür boyutumuz; tutkularımız, ihtiraslarımız; herşeyden öte, bilmek, öğrenmek, anlamak merakımız... Artan bir nüfus, artan gereksinimler... Artan olanaklar, artan doyumlar ve yeniden artan gereksinimler... Sonuçta, dar gelen bir dünya, dar gelen bir güneş sistemi, dar gelecek gökadalar...
Evrende buna benzer işlevlere yanıt veren çizgilerde evrim geçirmiş sonsuz sayıda canlı türünden ancak birisi olabileceğimizi kafalarımıza artık iyice yerleştirmemiz gerek. Evrenin dört bucağına çevirdiğimiz teleskoplar, radyoteleskoplar çevremizde daha milyonlarca gökadanın, milyarlarca güneşin varlığını gösteriyor. Evrende bizimkine benzer koşullara sahip herhalde trilyonlarla anlatılabilecek sayıda başka gezegenler -- dünyalar -- bulunacağı tezini görmezlikten gelmemiz önerilemez.
Sanırım evrendeki konumumuzu bir kez daha tanımlamakta yarar var: Samanyolu gökadası, Güneş sistemi, Dünya gezegeni... Az ilerde göreceğimiz gibi, pekala sıradan bir durum ve konum... Türümüzün, evrende biyolojik yaşamın tek temsilcisi olabileceğini düşünmemizi gerektirecek herhangi bir neden var mı? Tam tersine, çok kalabalık bir evrende yaşamakta olduğumuza kesin gözüyle bakabiliriz.
Ergeç karşılaşmamız ise kaçınılmazdır. Belki biz gideceğiz. Belki onlar gelecek. Belki bir gün bir başka yıldız sistemindeki değerli maden yatakları için rekabete girişeceğiz. Yada belki bir gün Birleşmiş Yıldızlar Federasyonu'ndan, Demokratik Yıldızlar Birliği'ne karşı katılma önerisi alacağız... İnsanın tarihçesinde yeni bir sayfanın değil, yepyeni bir bölümün açılacağı, heyecan, umut, ve korku dolu bir an olacak bu ilk karşılaşma...
Karşılaşacağımız güne değin, nasıl bir anatomik görünüm, nasıl bir fizyoloji, nasıl bir kafa yapısı, nasıl bir duygusal dünya, nasıl bir sosyal yapı, nasıl bir teknoloji ile karşı karşıya geleceğimizi kestirmenin hiçbir yolu yok.
Ana çizgileriyle, yıldızlar arası yolculuk boyutunu geliştirecek uzay ırklarının, hangi zorunlu işlevleri karşılayan bir evrim geçirmiş olabileceğini irdeleyebiliriz. Evreni fiziksel anlamda şu ya da bu boyutunda duyumlayacak organ ve duyargalar, âlet yapımı/kullanımına elverişli bir "el", hareket olanağı sağlayacak bir "ayak" (ancak belki de altışar parmaklı dörder el ya da bir düzine düztaban ayak), zekâ, öğrenme yeteneği, öğrenme dönemi, yetişkinlik dönemi, yaşlılık dönemi... Ayrıca, biyolojik bir türün evrim ve sürekliliğinde en önemli boyut olarak, organizmanın doğumu, türünü çoğaltması (acaba nasıl?), ölümü... Doğaldır ki bu arada, beslenme ve boşaltma işlevleri...
Bir noktaya daha değinelim: Başka dünyalılarla karşılaşmaktan söz açıldığında, insanın aklına nedense hep sapiens yaratıklar geliyor. Acaba kişi herkesi kendi gibi bellediğinden değil midir? Oysa o görkemli yolculuklarımız, bakarsınız oralarda biyolojik yaşam evrelerinin "tekhücreliler", "böcekler", yada "dinozorlar" dönemlerine de denk gelebilir!
Ya da tam tersine, biyolojik yaşamın artık son dönemine ulaştığı, belki bütünüyle yokolduğu; bir zamanların "akıllı" yaratıklarının yapımı olan "akıllı" robotların yönetime el koymuş oldukları ileri bir teknoloji dünyasına da denk gelebilir!
Belki, üstün silahlarıyla Dünyamızı kendilerine köle kılmağa kalkışacak zalim bir uzay ırkı, sonunda dünyamızın öteki canlı türlerine -- diyelim ki nezle mikroplarına -- yenik düşerek emellerinde başarısızlığa uğrayacaklardır. Ya da bizler başka dünyaları fethetmeye kalkıştığımızda, dertsiz başımızı aynı ölçüde derde salmış olacağız...
Olasılıklar, katışıksız anlamda, SONSUZ'dur... Yaşam, heryerde, çok farklı ekosistem koşullarına uyarlanmış, her seferinde çok farklı boyutlar, çok farklı görünümler kazanmış olarak karşımıza çıkacaktır.
Dilerseniz bir örnek geliştirelim!... Güneş sisteminde, bizim gezegenimiz dışında, en azından bizim anladığımız tanımıyla, "biyolojik yaşam" olgusundan söz etmemiz pek olanaklı görünmüyor. Fakat zihin jimnastiği kabilinden, diyelim ki Venüs yada Mars'ta, yahut Jüpiter'in uydularından birisi üzerinde canlı varlıklar bulunsaydı, acaba nasıl bir kılığa bürünmüş olurlardı?
Örneğin, Venüs'lü dostlarımızı düşünelim. Bir zamanlar Venüs, en azından kurgubilimcilerin hayal dünyasında, zengin bitki örtüsüyle bezenmiş yemyeşil bir cennet, ve ileri bir uygarlığın beşiği olarak görülürdü. Önceki yılların bu romantik ve esrarengiz gezegeni hakkında 1970'lerde pek çok yeni bilgi elde edildi.
Venüslü hayalî yaratığın uyarlanmak zorunda kalacağı ekolojik koşullan gözden geçirelim: Dört yüz seksen santigrad dereceye ulaşan yüzey ısısı. Santimetre kareye Dünya'dakinin 90 katı atmosfer basıncı. İçinde % 96 oranında karbon dioksit bulunan bir hava karışımı. Atmosferin üst tabakalarında, 25 km kalınlığında ve % 75 yoğunlukta sülfürik asit eriyiği bulutları. Bu sonuncusu, doğaldır ki, gezegene giriş-çıkış açısından önemli bir konu...
Venüslü dostumuzun, bu müthiş atmosfer basıncına karşı koyabilmek için, iskelet yapısı gövdesini çapraz çeperlerle ayakta tutacak biçimde gelişme göstermiş, bastıbacak boylu, Kaptan Cousteau'nun Batiskop'una benzer top gibi yuvarlak bir yaratık olduğunu düşünebiliriz.
Vücut ısısını kolaylıkla salıvermek için incecik derili ve herhalde simsiyah bir yaratık. Dört yüz seksen santigrad ısıda su damlacıkları olarak terlemek sözkonusu olamayacağından, herhalde bütün gözeneklerinden buram buram buhar fışkırtan bir seyyar fin hamamı! Hatta ve hatta, belki de "radyatör" görevi üstlenecek çeşitli kanat, petek, ve pervaneler!...
Damarlarında, vücudun iç basıncını yeterli düzeyde tutabilmek için -- aynı zamanda ısıya dayanıklı -- örneğin silikon tabanlı bir sıvının yüksek güçte bir yürek tarafından pompalandığı bir dolaşım sistemi...
Peki, acaba Venüslü dostumuz ne yiyip ne içecektir? Isıya dayanıklılık açısından yukarda silikon tabanlı bir biyo-kimya üzerinde karar kılmış bulunuyoruz. O halde, bir kenarda oturmuş toprak yiyen, ya da beton parçalarını kemiren mutsuz bir nüfus... Havadan ciğerlerine karbondioksit çekmek zorunda olan karbon fazlasını belki de doğrudan kalın barsağa geçirerek, burada silisyum artıklarıyla tepkimeye girmesini sağlayacak bir yaratık. Venüslü dostumuz adına seviniyoruz. Çünkü, dört yüz seksen santigrad ısıda cam eriyiğine dönüşecek olan silisyum karbürü dışlamakta güçlük çekmeyecektir!...
Ekolojik döngünün öteki ucunda ise, yine silikon tabanlı bitkiler... Bunlar, camı parçalayarak, karbonu atmosfere geri verecekler. Bu arada, Venüslü dostumuzun sofrası için, beton saplar üzerinde, beton yapraklar ve leziz beton meyveler serpilip gelişecek...
Venüslü hipotetik dostumuzu kendileriyle tartıştığımız biyokimyacı arkadaşlarımız, sözü edilen cehennemde, bildiğimiz biyokimya kurallarına göre yaşamın olanaksız olacağını doğruladılar. İşte biz de bunu söylemeğe çalışıyorduk!
UZAY & UZAYLILAR
KURGUBİLİM ÜSTÜNE -- III
Bu Bölümü görsel efektler olmaksızın okumak isterseniz, burayı tıklayınız.
K İ M İ S A Y I L A M A L A R
Gerçekçi olalım... Erich von Daeniken veya Charles Berlitz gibilerinin açıkça yada ima yoluyla savundukları tezleri gönül rahatlığıyla rafa kaldırabiliriz. Bugüne değin uzaylılarla Dünyamız arasında köprü kurulmuş olduğuna ilişkin elimizde hiçbir yadsınmaz ipucu yok. Uzaylılar yada uygarlıkları üzerine ileri sürülen görüşler, evrenin yapısına ve yeryüzü ekolojisine ilişkin bilgilerimize dayanılarak oluşturulan varsayımdan-gelimci olasılıklar olmaktan öteye hiçbir anlam taşıyamaz.
Elimizdeki verileri özetle gözden geçirelim: Gözlem gücümüzün erişebildiği kadarıyla bilinen evrende bir miyar dolayında gökada bulunduğu hesaplanıyor. Bunlardan % 80 kadarı, tıpkı bizim Samanyolu gibi sarmal yapıda. Kısacası, bizim Samanyolu pekala her gün rastlanılır cinsten, sıradan bir gökadacık...
Samanyolu gökadamızda 300 milyar dolayında yıldız bulunduğu hesaplanıyor. Sayılamalara temel alabileceğimiz her türlü nitelik dikkate alındığında -- irilik (kütle ve çap), renk (yani, yüzey ısısı), kimyasal bileşim, yaş, ve gökada içindeki konumu -- bizim Güneşimiz de pekala her gün rastlanılır cinsten, sıradan bir yıldız...
Bugünkü gözlem olanaklarımızın erişebildiği kadarıyla, bugüne değin gökteki öteki yıldızların birer gezegen sistemine sahip olup olmadıkları gösterilebilmiş değildir.(01) [Dipnota bknz.] Biyolojik yaşam, Güneş sistemindeki dokuz (on?) gezegenden birisi üzerinde -- o günden bu güne bir daha yinelenmemiş -- uygun koşulların biraraya gelmesiyle gerçekleşmiştir.(02)
Homo sapiens (akıllı insan) biyolojik evrimde birkaç milyar yıl sonunda ulaşılmış bir evreyi temsil etmektedir.
Az ilerde yeniden değineceğimiz gibi, ikinci bir örneğine rastlanarak istatistiksel değerlendirme olanağı sağlanmadıkça, bu büyük olaya evrendeki tek örneği gözüyle bakanların tezini bütünüyle çürütmenin hiçbir yolu yoktur.
Fakat olasılık hesapları böyle bir karamsarlığı desteklemiyor. Üstelik göklerde Dünyamızdakini andırır uygun koşullara sahip çok sayıda gezegen sisteminin yer aldığı yordamlanabildiği gibi, yaşamın da uygun zemin bulduğu her yerde oluşum ve evrim kaçınılmazlığı taşıdığı gösteriliyor.
Güneş sisteminin oluşumunu açıklamaya dönük elimizde oldukça güçlü bir varsayım bulunmaktadır. Bilindiği kadarıyla, hızla çöküşmekte olan bir proto-yıldızın denge sorunlarını çözmekte başvurabileceği önünde üç yol vardır: 1. Öteki birkaç yıldızla birlikte, ikili ya da çoklu gruplar oluşturmak; 2. Bizim Güneşimizden önemli ölçüde daha iri kıyım yıldızların başvurdukları bir yol olarak, hızlı döngü durumu sağlamak; 3. Tıpkı bizim Güneşimizin izlediği yolda, önce bir proto-gezegenler diski, sonunda bir gezegenler sistemi oluşturmak...
Eğer bu belirlemeler doğruysa, ikili ya da çoklu grupların üyeleri ile hızlı döngü durumundaki iri yıldızlar dışında, gökteki ışıklı noktacıkların hemen her birisinin çevresinde birer gezegen sistemi olduğunu varsayabiliriz. Samanyolunda bu üçüncü tipin en azından % 25 dolayında temsil edildiği, yani sayıca 75 milyar dolayında olduğu hesaplanıyor.
Sayılamalara az ilerde yeniden yer vereceğiz. Şimdilik şunu söylemekle yetinelim: Bu gezegen sistemlerinden çok mütevazi bir bölümünde bile yaşamın evrimleşmiş olduğuna olasılık tanırsak, çok kalabalık bir evrende yaşamakta olduğumuz sonucuna varmamız zor olmaz...
(01) Güneş sistemine en yakın yıldız olan Alfa Sentori, bize 4.3 ışıkyılı uzaklıktadır. (Üstelik, ikili ve çoklu yıldız gruplarına ilişkin tartışmamızı da hatırlayarak, Alfa Sentori'nln üçlü bir grup oluşturduğunu ve bir gezegen sistemine sahip olma olasılığının düşünülmediğini burada ekleyelim.) Bu uzaklıktan, bizim Jüpiter iriliğinde bir gezegenin bile elimizdeki bugünkü gözlem olanaklarıyla kaydedilemeyeceğini de belirleyelim. Ancak bu konuda yakın gelecekte yeni gelişmeler beklenmektedir: bknz. Gatewood ve başk. 1980; Davies, 1980; Bracewell ve MacPhie, 1979. [NOT: Bu makalenin yazıldığı tarihten bu yana geçen 20 yıl içinde, başka yıldızların çevresinde de gezegen sistemleri bulunduğu kesin olarak saptanmış bulunmaktadır.]
(02) Sözü edilen uygun koşulların en önemlisi, dört milyar yıl önce yeryüzünde biyolojik yaşamın bulunmamasıdır. Bugün doğada oluşabilecek amino asit --------› protein --------› protoplazma zinciri çevredeki canlılara yem olmaktan kurtulamayacaktır.
UZAY & UZAYLILAR
KURGUBİLİM ÜSTÜNE -- IV
Bu Bölümü görsel efektler olmaksızın okumak isterseniz, burayı tıklayınız.
İYİ GÜZEL AMA, HANİ NEREDE HERKES ?
Evet, gerçekçi olalım -- bugüne değin uzaylı bir ırkla Dünyamız arasında köprü kurulmuş olduğu yolunda, ortalıkta herhangi bir belirti, elimizde hiçbir ipucu yok...
Fakat bu tuhaf eksiklik, kurgubilimcileri olduğu kadar, gelecek bilimcileri de bu konularda düşünmekten, varsayımlar geliştirmekten alıkoymuyor. Ortaya atılan bellibaşlı varsayımları gözden geçirelim:
Varsayım 01: Evrende yalnızız... Bugüne değin ne uzayda başka canlıların varlığına ilişkin herhangi bir ipucu ele geçirebildik; nede, bildiğimiz kadarıyla, uzaylı bir ırk bizimle temas kurmaya çalıştı.
Evrende Dünyamızın jeo-biyoloji tarihini şu yada bu biçimde yaşamış dünyaların olası sayısına dayandırılan bir mantık çıkarsaması yapabilir, ve çok kalabalık bir evrende yaşıyor olduğumuz sonucuna varabiliriz. Ne var ki, yaşamın oluşumu için ideal koşullar defalarca yinelenmiş olsa bile, gerçekleşmesi şeklindeki tek örneğin Samanyolu gökadasında, Güneş sisteminde, Dünya gezegeninde görülmüş olduğu tezi istatistiksel açıdan geçerliğini korumaktadır.
Çünkü, istatistiğe dayalı hesaplamalara girişebilmek için, elimizde en az iki örnek bulunması gerekir. Varlığı kanıtlanmadıkça, uzayda başka uygarlıkların bulunabileceği görüşü bir zihin jimnastiği örneği olmaktan, hatta daha kötüsü bir duygusal özlem sayılmaktan öteye gidemez. Bir yalnızlık şarkısı gibi birşey...
Varsayım 02: Yukardaki eleştiriye karşılık, bilim adamları arasında, koşulların elverdiği her yerde ve her zaman biyolojik yaşam ve eko-sistemlerin oluşacağı ve evrim süreçlerinin başlayacağı görüşü yaygındır.
Evrim süreçlerini oldukça yeterli düzeyde anlayabildiğimizi ve açıklayabildiğimizi söyleyebiliriz. Ama, yeryüzünde yaşamın başlangıç dönemine ilişkin olarak aynı güvenilirlik derecesinde belirlemelerden yoksun olduğumuzu kabul etmek zorundayız.
Biyolojik yaşamın başlangıcı, "uygun" ham malzemenin, "gerekli" koşullar altında, "yeterli" bir süre birarada bulunması sonucu ortaya çıkan bir kimyasal tepkime olarak düşünülüyor. Yeryüzünde biyolojik yaşamın ham maddeleri olan amino asitler ve öteki karmaşık organik malzemeyi bugün laboratuar koşullarında bile elde etmek olanağına sahibiz. Bunların, ilk organizmaların oluştuğu dönem olarak kabul edilen, günümüzden dört milyar yıl önceleri de doğada yeterli miktarda bulunduğu düşünülebilir...
Yine de itiraf edelim ki, yeryüzündeki ilk bakteri yada alglerin nasıl oluştuğu sorusuna, daha sonraları karmaşık canlıların evrimine ilişkin süreçler ölçüsünde güvenilir yanıtlar veremiyoruz. Bunun içindir ki, evrende yaşamın tek bir yerde ve bütünüyle rastlantısal etmenlerle ortaya çıkmış olduğu görüşüne karşı, evrende en az bir örneğe daha ihtiyacımız var.
Yeryüzünde yaşamın, "doğal" bir gelişme sonucu değil, tanrısal bir gücün istenciyle yaratılmış olduğu yolundaki bir inanç ise bilimsel bir tartışmaya konu edilemez.
Bilimin, bugün için, üzerinde fikir yürütemeyeceği tek alan, Evren'in -- herşeyin başlangıcında -- nasıl bir istenç tarafından, ne amaçla ve "neyin içinde" var edilmiş olduğu sorusu ile sınırlıdır.
Varsayım 03: Bizimle temas kurmak isteyen, ya da isteyecek olan uzaylı ırklar var; fakat henüz bunu başarabilecek teknolojiye sahip değiller. Daha elli yıl öncesine kadar biz kendimiz de bu durumdaydık. Yeryüzündeki radyo ve telsiz olanaklarının böylesine yakın bir geçmişi olduğu hatırlamak insanı şaşırtıyor...
Dünyamızdan çevreye yayılan ilk radyo yayınları şimdi elli ışıkyılı yarıçapında bir alana ulaşmış bulunuyor. Son yıllarda ise, doğrudan doğruya olası uzay uygarlıklarına yönelttiğimiz mesajlar göndermeye başladık çevremize...
Diyelim ki Samanyolu gökadamızın bu yakın bölgesinde, Dünyamızdan kaynaklanan yayınları kaydedebilecek ve yönünü belirleyebilecek teknolojiye sahip uzay uygarlıkları var.(03) Belki de "cevabî mesajları" henüz aradaki uzaklığı tüketerek bize ulaşabilmiş değil.
Yada belki bize öteden beri yöneltmekte oldukları mesajlar, tanıyabileceğimiz bir nitelik, farkedebileceğimiz bir kimlik taşımıyor.
Herşeye karşın, küçümsenmeyecek sayıda bilim adamı radyoteleskoplarını göklere çevirmiş, böyle mesajlar almak ve çözmek uğraşını sürdürüyor. Özellikle Sovyet bilim çevrelerinden arada bir bu konulara ilişkin şaşırtıcı iddialar işitiliyor.
Varsayım 04: Yukarıdaki görüşlere ek olarak, şunu da düşünebiliriz: Belki de uzaylılar bizimle haberleşme bağlantısı kurmaya çalışıyorlar; ama biz -- henüz -- mesajlarını farkedebilecek teknolojik olanaklara, teknoloji çeşidine, ya da algılama türüne sahip değiliz...
Yahut daha da kötüsü, belki de biyo-psikolojik yapımız, böyle bir algılama türüne uyarlanabilmemizi sonsuza değin olanaksız kılacak özellikler taşıyor. Koku işaretleriyle anlaşan bir biyolojik türle, sese dayalı işaretler kullanmak zorunda olan bir başka biyolojik türün birbirlerinin varlığından sonsuza değin habersiz kalacakları gibi...
Böyle bir durumda tek umudumuz, gönderilen işaretlerin iki farklı biyo-psikolojik algılama düzenine dönüştürülebilmesi için, bilim ve teknoloji olanaklarının bir yerde kesişmesinden öteye gitmiyor... Nitekim, bilimin nesnelleştirilmesi çabaları da -- temelde -- yöntem ve yorumlann insanın biyo-psikolojik kalıplarından kurtarılması gereğine yöneliktir.
Varsayım 05: Uzayın ileri uygarlıkları henüz varlığımızın farkında değiller...
Fakat bu, dayandığı temellere ters düşen bir varsayım olsa gerek. İleri bir uygarlığın, gökadayı yeterince keşfetmeye çalışmaması, yerimizi belirlediğinde ise bizi farketmemesi için geçerli bir neden olmasa gerek.
İnsanoğlu, uzayın öteki uygarlıkları açısından, artık görmezden gelinebilecek bir yaşam ve uygarlık gücü olmaktan hızla çıkmak yolunda... Atom gücünü, lazer ışınlarını, görelilik kuramını geliştirmiş, gezegenler arası yolculuğun kapılarını zorlamakta olan bu ırkın, ergeç yıldızlar arası yolculuk ve belki de rekabet olanaklarına da adaylığını koyacağı apaçık ortadadır.
Varsayım 06: Belki de, uzayın ileri uygarlıklarının, burada olduğumuzu bildiklerini, fakat durumu şimdilik önemsemediklerini; daha kötüsü, bizi ilgi çekici bulmadıklarını düşünebiliriz...
Diyelim ki Güneş sisteminde ilgi duydukları ham maddeleri yada bize ilişkin bilgileri, kendilerini açığa vurmadan kolayca elde etmek olanağına sahipler...
Şunu da unutmayalım: Sıradan bir gökadada, sıradan bir güneş sisteminde, sıradan bir gezegen üzerinde yaşamakta olan bizler, kendimiz de çok sıradan bir ırk olabiliriz. Eğer uzaylılar bizi gerçekten kayda değer bulmuyorlarsa, Darwinci devrimin etkileri henüz soğumadan, aşırı duyarlı egomuzu yeni bir şok dalgasına daha hazırlamamız gerekecek demektir.
Varsayım 07: İleri uzay uygarlıkları bizi uzaktan ve kendilerini açığa vurmaksızın gözetliyorlar...
Eğer evrim çizgimiz kendileri için yeterince ilgi çekiciyse, işlerimize karışmaksızın dışardan gözlem etkinliklerini sürdürmelerini anlayışla karşılamak gerekir. Bizi kendi halimize bırakarak, işlerin nereye varacağını görmek isteyeceklerdir. Demek ki, çevre sorunlarında, uluslararası ilişkilerde, yada nükleer gücün barışçıl amaçlarla kullanılmasında kendimizi kanıtlamanın tam sırasıdır.
Bu tezin, literatürde çeşitli örneklerine rastlamak olanaklı. Bu tür bir yaklaşıma yaygın biçimde yakıştırılan başlık ise, "Hayvanat Bahçesi Varsayımı" (Ball, 1973)...
Aynı görüşün yine değişik bir biçimi, kimi çevrelerde "Laboratuar Varsayımı" adıyla bilinmektedir. Bu ikincisine göre, kaderimizi dilediğince değiştirebilecek güce sahip üstün bir uzay ırkı, kendisini açığa vurmaksızın, üzerimizde deneyler gerçekleştirmekte, yaşantımızı keyfince yönlendirmektedir.
Fazlaca paranoid eğiliminden dolayı, rağbet edilmemesi daha hayırlı olacak bir bakış açısı... Hem zaten gerçek bundan öteye gitmiyorsa,(04) yapabileceğimiz fazla birşey yok demektir!...
Varsayım 08: Uzayda bizden geri, bizimle eşçizgide, bizden ilerde çok sayıda yıldız uygarlıklarının varlığı düşünülebilir. İlaveten, eğer insanın evriminde egemen ilkeler olduklarını bildiğimiz bencillik, bölge savunması, çıkarcılık ve saldırganlık, evrimin evrensel yasaları ise, uzay uygarlıklarının kendi aralarında karşıt antantlar halinde gruplaşmış olacakları beklenebilir.
Belki de bütün bir gökada bir Pax Romana yasası, yada kılıcı altında yaşıyordur... Doğaldır ki, tüm bunların ötesinda, gökadalar arası temaslar, bağlaşımlar, rekabetler sözkonusu olabilir... Güneş sistemi, böyle birkaç antant grubu arasındaki tarafsız, yada tampon bölge sayılıyor olabilir...
Varsayım 09: Belki de bütün bu varsayımcılık furyasını bir yana bırakarak, hayal gücümüzü frenlemeyi öğrenmemiz gerek...
Görelilik kuramı ile geliştirilen zaman/uzam anlayışımız, uzayın küresel geometrisi, tardiyon ve takiyon evrenlerine ilişkin kavramlaştırmalar, yada göklerdeki kara deliklerden ilham alarak yaptığımız yolculuk plânlarına karşın, belki de yıldızlar arası yolculuk en ileri teknolojilerin bile sonsuza değin gerçekleştiremeyecekleri yada en azından yoğun trafik biçiminde gerçekleştiremeyecekleri bir sorun alanı olabilir...
Böyle bir durumda, belki bir gün çok kalabalık bir evrende yaşamakta olduğumuz doğrulamak olanağını bulur, fakat sonsuza değin birbirimizle uzaktan selâmlaşmak zorunda kalabiliriz...
------------------------------------
(03) Keyfî bir sınır olarak seçilen, Güneş sisteminin onaltı ışıkyılı yarıçaplı çevresi içinde ellibeş kadar yıldız bulunmaktadır. Bunların arasında irilik, parlaklık, yüzey ısısı (renk) bakımlarından büyük farklılıklar vardır. Bu ellibeş yıldızın yansından fazlası ikili ya da üçlü gruplar durumundadır. Bu tip grupların bir gezegen sistemine sahip olmaları olasılığının düşünülmediğine daha önce değinmiştik.
(04) Kurt Vonnegut'un The Sirens of Titan'da simgesel düzeyde savunduğu gibi, belki de, biteviye sürüp gidecek bir "Rapatap tapatap tapatap / Rapatap tapatap tapatap" temposuyla, başkalarının isteklerine göre uygun-adım yürüyoruz...
Çağımızın önde gelen bilim yazarlarından Isaac Asimov,(05) Extraterrestrial Civilizations -- Dünya Dışı Uygarlıklar -- (Cep kitapları, 1983) başlığını taşıyan kitabında, radyo-astronomiden biyokimyaya uzanan geniş bilgi birikiminden yararlanarak, uzayda başka uygarlıklar olup olmadığı, varsa bugüne değin neden karşılaşmamış olduğumuz sorularına cevap aramıştır. (NOT: Ünlü Drake Denklemi'ni -- 1961 -- temel alarak: N = N* fp ne fl fi fc fL)
Asimov'un olasılık hesaplarına dayandırdığı tezinde, hayal gücünü dizginlendiğine ve sayılamalardan yana muhafazakâr bir çizgi benimsendiğine özellikle dikkat çekmek isterim.
Asimov'a göre, bizim anladığımız anlamda yaşamın ve teknolojik bir uygarlığın gerekli ve yeterli önkoşulları arasında şunlar yer alır: Bir yıldıza ne çok yakın nede çok uzak konumda bir gezegenin varlığı,(06) su, hava, organik bileşikler... Ayrıca, salt biyolojik yaşam ötesinde, teknolojik bir uygarlığın da oluşabilmesi için, denizlerden başka karaların da yer alması...
Samanyolu gökadamızda 280 milyar dolayında gezegen sisteminin varlığı hesaplanmaktadır. Oysa yukarıda aradığımız koşullan karşılayan ve şu anda üzerinde teknolojik bir uygarlığın yaşamını sürdürdüğü gezegen sayısının beş yüz otuz bini geçmediği çıkarsanabilir.
Samanyolu gökadamızın boyutları düşünüldüğünde, bu uygarlıklar arasındaki ortalama uzaklık, 630 ışık-yılı dolayında olmalıdır. Bu uzaklık ortalaması ise, uzayın başka uygarlıkları ile bugüne değin neden karşılaşmadığımızı ya da neden iletişim kuramadığımızı pek güzel açıklamaktadır...
Asimov'un kitabında ayrıntılarıyla irdelenen bu durumu, burada ana başlıklar altında özetlemeye çalışacağım.
03: Gökadamızda bizim Güneşimize benzer özellikler taşıyan yıldızlar çevresinde oluşmuş gezegen sistemleri sayısı: 75 milyar.
04: Gökadamızda, bizim Güneşimize benzer, çevresinde yararlı ekosfer halkası olan yıldız sayısı: 52 milyar.
05: Gökadamızda, bizim Güneşimize benzer, çevresinde yararlı ekosfer halkası olan, 1inci nüfus 2inci kuşaktan yıldız sayısı: 5 milyar 200 milyon.
Hesaplamağa devam edeceğiz; ancak bu noktada bir açıklama gerekiyor: Gökadanın merkez yörelerinde kümeleşmiş olan yıldızlar, 2inci nüfus yıldızlar olarak niteleniyor. Bunlar, bildiğimiz yaşam türü için gerekli karbon, oksijen, azot ve sülfür elementlerine ancak önemsiz ölçülerde rastlanabilen oluşum özellikleri taşıyorlar. Ayrıca, kozmik radyasyon düzeyinin de yaşam koşullan için elverişli olmadığını buna ekleyebiliriz.
Birinci nüfusu oluşturan yıldızlar ise, gökadanın çevre yörelerinde yer almaktadır. Bunlar arasında da, yalnızca ikinci kuşaktan olanlann, yani birinci kuşağın süpernova artıklanndan oluşmuş yıldızlann çevrelerinde yer alan gezegen sistemlerinin, yaşamın oluşması için gerekli önkoşullan taşıdığı düşünülmektedir.
Yalnızca 5 milyar yaşında olan bizim Güneşimiz, evrenin yaşı en az 15 milyar dolayında iken oluşmuş böyle bir ikinci kuşak yıldızıdır. Güneş sistemi oluştuğunda, birinci kuşaktan yüz milyonlarca yıldız yaşam döngülerini tamamlayarak yerlerini başka yıldızlara bırakmış bulunuyordu.
06: Gökadamızda, bizim Güneşimize benzer, çevresinde yararlı ekosfer halkası bulunan ve bu halka içinde bir gezegen yer alan, 1. nüfus, 2. kuşak yıldız sayısı: 2 milyar 600 milyon.
07: Gökadamızda, bizim Güneşimize benzer, çevresinde yararlı ekosfer halkası bulunan ve bu halka içinde Dünyamıza benzeyen bir gezegen yeralan, 1. nüfus, 2. kuşak yıldız sayısı: 1 milyar 300 milyon.
08: Gökadamızda, üzerinde yaşamın oluşabileceği gezegen sayısı: 650 milyon.
09: Gökadamızda, üzerinde yaşamın oluşmuş bulunduğu gezegen sayısı: 600 milyon.
10: Gökadamızda, üzerinde çokhücreli yaşamın oluşmuş bulunduğu gezegen sayısı: 433 milyon.
11: Gökadamızda, üzerinde denizlerin yanısıra karalarda da yaşamın evrim geçirdiği gezegen sayısı: 416 milyon.
12: Gökadamızda, üzerinde teknolojik bir uygarlığın gelişmiş olduğu gezegen sayısı: 390 milyon.
13: Gökadamızda, üzerinde şu anda teknolojik bir uygarlığın varlığını sürdürmekte olduğu gezegen sayısı: 530 000 (beş yüz otuz bin).
Bu son çıkarsama, teknolojik uygarlıkların varlıklarını sürdürmekte ne denli küçük bir yaşama şansına sahip olduklarını çarpıcı biçimde sergilemektedir. Günümüzün çevre sorunlannı, nükleer savaş tehlikesini ve uluslararası ilişkilerin güvensizliğini düşünecek olursak, bunun neden böyle olduğunu daha iyi anlarız.
Öteki biyolojik türlere göre kültür ve uygarlık yaratımının dayanağı olan meraklı, gezginci, ilerlemeci ve saldırgan ruh yapısı, ne yazık ki uyarlanma başarısının temelinde kendi felâketinin tohumlarını da taşıyor...
Bu sayılamalardan anlaşılacağı gibi, gökadada yaşayan teknolojik uygarlıklann birbirleriyle kapı komşusu olmalan olasılığı çok zayıftır. Gökadanın, bu uygarlıkların gelişmiş olabileceği düşünülen çevre yörelerinde, kendi aralarında ikili ya da üçlü sistemler oluşturanlar dışındaki yıldızlar arası ortalama uzaklık 7.6 ışık-yılıdır. Genel yıldız nüfusunu, üzerinde teknolojik bir uygarlığın varlığını sürdürmekte olduğu varsayılan yıldız sayısına oranladığımızda, yaklaşık beş yüz yetmiş binde/bir gibi bir sayı buluruz.
Daha önce bulguladığımız 7.6 sayısını, 570.000'in karekökü ile çarptığımızda, uzayda iki teknolojik uygarlığı birbirinden ayıran ortalama uzaklığı -- 630 ışık-yılı dolayında -- hesaplamış oluruz.
Başka bir deyişle, bu yıl Dünyadan bize en yakın teknolojik uygarlığa yönelteceğimiz mesajın cevabı -- eğer mesajımızı alır almaz cevap gönderecek olurlarsa -- ancak 1260 dünya yılı sonra bize ulaşabilecektir!
Yada, ışık hızıyla giden bir uzay gemisi (hızlanma ve yavaşlama sorunlan ile, görelilik kuramının eşitlediği madde-enerji dönüşümü sorununun üstesinden gelindiğini varsayalım) gidiş-geliş yolculuğunu yine 1260 yılda tamamlayabilecektir!
Sözkonusu zaman/uzam sayılamaları, insan ömrü cinsinden irdelemenin anlamsız olduğu besbellidir...
Kaldı ki, asıl sorunlar, bu uzay ırkları ile karşılaştığımız andan başlayarak, iletişim ve anlaşma güçlüklerinden kaynaklanacaktır.
(05) Üzülerek kaydetmeliyim ki, Asimov'u 1992'de, 72 yaşında kaybettik. Arkasında 500 dolayında kitap bırakan bu bilim erinin, yaşasaydı, bilimin kitlelere yayılmasında daha nice hizmetleri olacağından eminim. Kaderin cilvesine bakınız ki, ölüm nedeni, geçirdiği kalb by-pass ameliyatı sırasında kendisine verilen kandaki HIV enfeksiyonuna bağlı kalb ve böbrek yetmezliğinden oldu... [Adının okunuşuna dikkat ediniz: Isaac Asimov /ay-zik a-zimov/... Rus olan babasının, Amerika'ya göçtüklerinde, İngilizce alfabeden yanlışlıkla "z" yerine "s" harfini seçmiş olduğu anlaşılıyor!]
(06) Bu konum, "ecosphere" = "yaşamküre" kavramını tanımlamaktadır.